KÖPRÜYÜ GEÇENE KADAR…

Geçtiğimiz günlerde, Belçika’dan yola çıkarak “değişim” uğruna bisikletiyle 3200 km.’nin üzerinde yol kat etmiş olan Belçika’lı aktivist Florian Goffin’i Türkiye’de yakalayıp birlikte ve olaylı bir şekilde birinci boğaz köprüsünden bisikletle geçtik.

Florian, permakültür felsefesini benimseyerek, günümüzde çığırından çıkmış tüketim alışkanlıklarına vurgu yapmayı ve ger
ekli gördüğü “değişim” ve “paylaşım” olgularını mümkün olduğu kadar çok insana dokunarak anlatmayı hedeflemiş olan, bunu yaparken de kendisiyle çelişmemek adına ekosisteme zararı dokunmayan bisiklet ile ulaşım ihtiyacını gerçekleştiren bir aktivist. Permakültür bize daha çok toprağı ekip biçmeyi çağrıştırsa da aslında kendisi, sürdürülebilir yaşam döngüsünün içine giren tüm kaynakların başrolü oynadığı sağlam bir felsefe. Bitki, hayvan, su, hava gibi ekosistemdeki tüm varlıkları gözeterek onları en verimli şekilde kullanmayı hedefleyen, sürdürül
ebilir bir üretim zinciriyle kendi kendine yeten bir yaşam alanını minimalistik bir çerçevede oluşturmaya yönelik, geniş mi geniş bir kavram permakültür. Paylaşım, dayanışma ve üretim temelinde, ekolojik çevreler oluşturmayı hedefler yani.

Florian da bu felsefeden yola çıkarak, var olan ve gittikçe azalan kaynakları daha verimli kullanmaya yönelik şevk ve taktiklerini yolunda karşısına çıkan herkese aktarmayı hedeflemiş bir güzel insan. Gittiği ülkelerde üniversitelere konuk olup söyleşiler veriyor, gönüllü etkinliklere dahil oluyor, farklı topluluklardaki insanlarla tanışıp ekolojik sohbetler yapıyor. Ulaşımını bisikletle, konaklamasını couchsurfing, warmshowers gibi misafirperver portallarla, yemek ihtiyacı ise cafe, restoran, fırın ve marketlerin büyük bir ziyanlıkla atmaya niyetlediği yiyeceklerle karşılıyor. Örneğin sabahın erken saatlerinde ve günün kapanmasına yakın, bir markete giderek tezgahlara defolu olduğu gerekçesiyle konulmayan sebze ve meyvelerle çantasını dolduruyor. Aynı şekilde ekmek fırınlarını ziyaret ederek, önceki günden kalan ekmekleri bir ücret ödemeden alıyor. Hatta Türk misafirperverliğiyle ona yeni, taze ekmek vermek isteyenleri geri çevirip, ille de önceki güne ait daha bayat olanını tercih ediyor. Amacı, başkaları için artık kullanımda olmayanı sahiplenip israfı önlemeye katkıda bulunmak.

Anlayacağınız binlerce kişinin aynı anda yaparak çok büyük bir değişimi meydana getireceği eylemleri, “birey”in büyük “kalabalıklar” içindeki güçlü etkisinin farkında olarak, kendi başına büyük bir inançla yapıyor. Onun için çevresinde düşüncelerini başka yöne çekebileceği tek bir kişi bile dünyanın en önemli kazanımları arasında. Herkes güzel düşüncelerle sadece yanındakine dokunursa, yaşanabilir bir dünyaya uzak olmadığımızı savunuyor. Hepimiz gibi…

Böylesi geniş bir ufkun Türkiye’ye gelip de abuk sabuk bir sığlığa takılmaması mümkün mü peki, hayır.

IMG_20160208_173111 (3264 x 1840)Florian ile yaptığı şeyler hakkında görüşmek istiyorum. Yer ve zaman konusunda sözleşirken, Avrupa yakasından Anadolu yakasına bisikletiyle geçiş yapacağını öğreniyorum. “Nasıl” diye soruyorum, “köprüden bisikletle geçmek sorun yaratmıyor mu?” Pek çok defalar geçtiğini, polislerin kendisini ya görmediğini ya da görüp de bir uyarıda bulunmadığını söylüyor. “İmkansız” diyorum; “özellikle de zararlı olmayana karşı zaafları vardır polislerimizin, seni görüp durdurmamış olmaları, çok düşük bir ihtimal…”

Nihayetinde benim de ağzım sulanıyor, “ben de seninle geliyorum” diyorum; iki kişinin köprüden bisikletle geçmesinin tek kişinin geçmesinden daha fazla bir görünürlük yaratacak olması ihtimaliyle kaygılanarak. Ancak madem maksat değişim, biz madem köprünün bisikletli ulaşıma açılması için imzalar atıyoruz ve madem bireysel protesto için bundan güzel bir fırsat olamaz, kaygılarımı kenara bırakıyor ve ertesi gün, köprüden geçmek üzere önce Avrupa yakasına vapurla geçiyorum…

Florian ile Beşiktaş iskelesinde buluşuyoruz. Biraz bisiklet üstü sohbet ettikten sonra son hazırlıkları yapıp Barbaros Bulvarı’nın eğimli yolu boyunca pedal çevirmeye başlıyoruz. Bu esnada da polis tarafından ola ki çevrilirsek, benim de onun gibi turist taklidi yapıp İngilizce konuşmam konusunda mantıklıca mutabık kalıyoruz. Ve köprü y... (2772 x 1836)olunda ne olursa olsun hız kesmemek ve dosdoğruca ilerlemek konusunda…

Birinci köprü yoluna yaklaştığımızda girişte biraz durup dinlenip, son hız pedallamak için yeniden harekete geçiyoruz. Çok uzun sürmüyor ne yazık ki… Bu zamana kadar köprüden defalarca geçip bir kez bile durdurulmamış olan Florian’ın “her şey yolunda” eğrisi, benim şanssızlığım ve bir güneş gibi parlayarak fazla görünür olmamdan ötü
rü, düşüşe geçiyor. Köprünün girişinde trafik olmasına rağmen, solumuzdaki araçları yöneten polis bağırıp bir şeyler söylüyor. Panikliyorum ve pedallamaya devam ediyorum ve istemsizce yavaşladığımı farkediyorum. Önümde olan Florian’a yetişiyor, aynı zamanda “dur” ihtarına uymadığım polisin beni arkamdan kurşunlamasından korkuyor, hatta bu sahneyi saliseler içinde gözümün önüne getirip kendimi sevdiklerimin önünde bir mezara defnediyorum. Şans eseri, tamamen tesadüfen, korktuğum başıma gelmiyor. Onun yerine kurşundan çok daha yumuşak bir polis tepkisiyle, araç takibiyle karşılaşıyoruz. İyice yavaşlıyorum, polis araçtan iniyor ve sorular sormaya başlıyor. Bu esnada Florian arkasını dönüp beni görüyor ve geri dönüyor. Zavallı Florian 🙁 Başını derde sokacağım.

Kural neydi? Çok yüksek ihtimal İngilizce bilmeyen polisin karşısında, işleri kolaylaştırmak adına, turist taklidi yapmak. Üstten üstten Türkçe bir şeyler söylüyor polis, Florian zaten anlamıyor ve ama ben anlamıyormuş gibi yaparken boncuk boncuk terliyorum. Sonra, bu efor sırasında sarfettiğim kalorileri düşünüp, “anlamıyormuş gibi yapmak” eyleminin aslında bir doğa sporu olabileceği üzerine düşünüyorum. Yalan
söylemenin doğamızda olduğunu varsayarak, yapay gerçeklik üzerine kurulu bir doğa sporu: -mış gibi yapmak. Geçelim…

Polis İngilizce konuşmaya başlamasın mı! Böylesi anca benim şanssızlığımla, beni ve çevremde kim varsa talihsizce onu bulur. Başlıyor İngilizce sorular sormaya: Kimiz, nereden geliyoruz, köprüden geçmenin yass..... (1200 x 795)sak olduğunu bilmiyor muyuz?

Adeta bir turist saflığı ve olan bitene anlam veremez bir ifadeye bürünmeye çalışarak, aynı zamanda Türk’ün İngiliz aksanından epeyce uzaklaşmaya da çalışarak İngilizce kelimeleri olabildiğince yuvarlıyor ve yanıtlıyorum. Yanıtını bilmediklerimi, yanıtını daha önce düşünmediklerimi, İstanbul’a ne zaman geldiğimi, neden geldiğimi, nerede kaldığımı, o an, saniyede, hissedilen 1200 kalori sarfederek, yanıtlıyorum. -Where do you stay?

–A hostel in Sultanahmet.

Buradaki Sultanahmet’i nasıl bir turist aksanıyla söylediğimi duymanız lazımdı! Sultan ile Ahmet’in telaffuzları arasında olabildiğince boşluk bırakarak sanki bir kelime pofuduk terlik, diğeri ise klozet kapağı gibi birbirinden bağımsız ve anlamsız sözcüklere denk geliyormuşçasına; dünyadan bir haber hali takınarak telaffuz ediyorum yılların tarihi yarımada mekanını. Hostel’in ismini sorar diye, niyeyse sonu Zade ile biten isimler türetmeye çalışıyorum. EmirZade, EkremZade gibi şeyler türetirken içimden telaffuzlarına da çalışıyordum.

Vee sıra, her polis tarafından çevrilen turistin maruz kalabileceği o soruyla karışık emire geliyor: Passports pilis!

Burada içimdeki sesi bipliyorum. Biiiiiiippppppppppppp

Florian bir güzel pasaportunu çıkarıp gösterirken ben ise “ah tabii kii, şurada olacaktı” yüz ifademle, elimi sırt çantamın gözüne doğru kaydırıyorum, taam fermuarı açacaktım ki o da ne: “Oh My God!! Today I did not take my passport!” Ağlanacak bir halde olan kendime o an çok üzülüyor, acıyorum. Polis bunun üzerine kulübesine gidiyor, diğer polis arkadaşlarına bizi ihbar ediyor. Dönüyor, önce Florian’a bakarak “Senin durumun vahim değil ancak…” bana dönerek “Seninki ciddi. Pasaportun her zaman yanında olmalı. Şimdi diğer arkadaşlar gelip seni götürecek” diyor.  F*ck?!

Karakola gitmek, alıkonulmak zerre umurumda değildi ama yalanımın ortaya çıkacak olma düşüncesini, o an yaşayacağım utancı düşündükçe yerin dibine giriyordum. O an odaklandığım şeyin ne ödeyeceğim bir ceza, ne de mesela nezarethanede kalmak gibi (abartılı bir ihtimal tabii) durumlar olduğunu, sadece gerçek anlaşıldığı takdirde duyacağım utanç duygusu olduğunu çok net hatırlıyorum. Sonra niye Türk’ken bir turist taklidi yapıyordum, üzerimde neler düşünürlerdi kim bilir, yoksa bir canlı bomba mıydım, ajan mıydım, kimdim ben!

Florian devreye giriyor, sayemde Türk polisiyle, ülkede bulunduğu süre içerisinde etmediği muhabbeti ediyor, diller döküyor: “Tamam, köprüden neden bisikletle geçmenin yasak olduğunu hala anlayamamış olsam da bir gerçek var ki biz köprüyü geçmeden siz bizi durdurdunuz. Yani ortada işlenen bir suç yok, öyle değil mi? Bu arada köprüye gelene kadar yollar bisiklet kullanımına açık ancak köprüye gelince birden yasak başlıyor. Bunun sebebini biliyor musunuz? Mantığı tam olarak nedir?”

Soğukkanlı olmaya çalışarak Florian’a ve polisin vereceği cevaba kulak kesiliyorum. Polis “ yasak, benimle ilgili bir durum değil” diyor, “kural böyle.”

Florian devam ediyor: “Daha önce pek çok kez bu köprüden bisikletimle geçtim ancak hiç uyarılmadım. Bu sefer neden böyle oldu?” diye soruyor, polis “daha önce görmemişizdir, görseydik anında müdahele ederdik” diyor. Florian köprüde sağ şeritte bisiklet kullanımına müsait bir şeridin var olduğunu, bunun bir tehlike doğurmadığını söylüyor, polis “köprüde bisiklet kullanmak yasak” diyor. Son olarak Florian “ben dünyanın her yerine bisikletimle seyahat ediyorum, pek çok köprüden bisikletimle geçiyorum. Bir birey olarak seyahat özgürlüğüm var çünkü; ancak burada özgür değilim. Burada alıkonuluyorum. Bu köprü bizim, vatandaşların değil, bu köprü sizin demek ki, size ait.” Diye yakınıyor, polis yanıtlamıyor. Ben bir süre devre dışında kalmışken, Florian’dan bıkıp birden bana dönen polis “Senin durumun ciddi, senin pasaportun yok” diye tekrarlıyor. Başlıyorum yine terlemeye. İçimden birden Türkçe konuşup tüm oyunu bozmak, bu stresime bir son vermek geliyor ama iyi bir his diğer yandan bu işten sıyrılacağımı söylüyor, Fransız usulü Belçikalı’yı oynamaya devam ediyorum. Hatta durumumu inandırıcı kılmak adına “İsterseniz İstanbul’daki tanıdıklarımı arayıp otel odama girmelerini ve pasaportumu bularak resmini çekip göndermelerini isteyebilirim” diye parlak bir fikir öneriyorum. Ortada ne bir otel ne de üzerinde fotoğrafımın olduğu yabancı bir pasaport olmasına rağmen, verilecek yanıtı bildiğimden rahatlıkla önerilerimi sunuyorum. Böylece durumu iyice karmaşıklaştırıp Florian’ın durmak bilmeyen çenesine ek olarak poliste oluşabilecek bıkkınlık sendromuna katkım olsun istiyorum. “Tamam hadi gidin tamam” gibi bir şeyler bekliyorum ağzından; ama nafile.

Diğer polisler geliyorlar. İki adet. Birbirleriyle selamlaşıyorlar. Florian bizi durduran polise özgür olmak, özgür hareket etmek ile ilgili bir şeyler söylemeye devam ediyor. Kendini anlatıyor, yaptıklarını, değişimin gerekliliğini, sistemin bozukluğunu… Polis tepki vermeden dinlemeye devam ediyor. Diğer iki polisten biri de İngilizce bilir çıkıyor ve Türkçe şekilde Florian’ı ve anlattıklarını küçümseyerek bir diğerine üstün körü çevirisini yapıyor: “Te Belçika’dan bisikletle gelmiş, deli la bu…” “Özgürlükçüymüş, değişim falan diyor…”

Hiiççç birini duymamaya, anlamıyormuş gibi yapmaya çalışırken, aklıma İstanbul Kısa Film Festivali’nde izleyip de etkilendiğim Ret filmi geliyor. Askere gitmeye gönülsüz olan adayların, askerlik şubesinde kör, sağır, deli taklidi yaparak muaf olmaya çalışmaları, foyalarının ortaya çıkması için askerler tarafından yapılan tüm hinliklere terleyerek direnişleri, kiminin yenilişi, kiminin zaferi. Mış gibi yapmanın ne kadar zor olabileceği üzerine ilk defa o zaman uzun uzun düşünmüştüm.

Bir ara biri bana dönüp Türkçe bir şeyler söylüyor, pazarda annesini kaybetmiş ve korkudan ağlamak üzere olan bir kız çocuğu edasıyla yanıtlıyorum: “What?!”

Uzun bir müzakereden sonra serbest bırakılıyoruz. Bizi metrobüse atıp atmamak konusunda gidip geliyorlar ve nihayetinde polis aracının bizi arkadan köprüyü geçene kadar takip etmesi suretiyle boğazın serin sularının rüzgarı eşliğinde bisikletlerimizle köprüyü pedallıyoruz. Yüzümde öyle bir mutluluk ki anlatamam.  Aylardır hazırlandığım bir oyunu sahnede başarıyla ilk defa sergilemiş olup salonu yıkan alkışları selamlarcasına adeta, bisikletimin üzerinde çok daha dik ve güvenli, pedallarıma asılıyorum. İstanbul’u başımla bir selamlıyorum ki…

Polislere çok teşekkür ederek köprü sonunda dostça vedalaşıyor, durumu kritize etmek üzere Florian ile aynı hizaya geliyor ve yola devam ediyoruz.

Stresten fazlaca acıkmış olacağız ki ilk fırsatta bir kenarda durup Florian’ın önceki gün bir ekmek fırınından aldığı kuru sayılabilecek ekmeği paylaşıyoruz. O kuru ekmek nasıl tatlı geliyor anlatamam! Yudumlarımı alırken Florian’ı, yaptıklarını, hangi amaçla burada olduğunu daha da açılmış olan gönül gözümle bir kez daha içimde vurguluyor,   “değişim” uğruna verilen her masum mücadelenin kutsallığını, ziyan olmaktan kurtulmuş bir kuru ekmeğin kutsallığıyla tokuşturuyorum.

hdr

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*