DEVRİK BİR GECE SÜRÜŞÜ

Yazı: Gizem Dalgıç

IMG_9155 (480 x 640)

Bulanık gece fotosu koyarak iç karartmayalım; yazın yaptığım Doğu Karadeniz bisiklet turumdan…:)

Bizde gece koşmak pek hayra alamet değildir hani. Koşmak bir yana dursun, dışarıda olmak bile bir yere kadar normal karşılanır. Gecenin içine şeytan kaçar çünkü, inler ve cinlerin maç yaptığı vakitlerdir, öyle ki bu maçta tezahürat olarak ıslık dahi yasaktır, çünkü gece ıslık da çalınmaz. Şapkadan herhangi bir iş hele, hayatta çıkarılamaz: “Gece gece iş çıkarma başıma.”

Lakin vakit, gecenin tüm batıllardan intikamını alma, “gündüzler çuvala mı girdi” söylemine inat, gündüzleri çuvala tıkma vaktidir! Bir de bunu, dünyanın en sağlık ve barış kokan eylemlerinden biriyle, sporla yapıyorsa, savulun. Nasıl yapıyor peki bunu gece? Gündüzleri içine tıktığı çuvalı tavana asıp boks eldivenleriyle yumruklar savurarak değil tabii. Gecenin öteki yüzünü tüm sporseverlere göstermeyi hedefleyen, milleti, hem de bir ormanın ortasında, gece gece örgütleyen, başarılı organizasyonlarla…

Bu organizasyonlardan biri olan, The Longest Night or Ride yani “En Uzun Gece Koşusu ve Sürüşü” etkinliğindeydim 19 Aralık gecesi. Uzunetap ve SET Adventures tarafından, Çekmeköy Belediyesi işbirliği ile, bisiklet için 20 ve 45 km., koşu için 8, 20 ve 45 km. kategorilerinin olduğu Çekmeköy Taşdelen Ormanı’nda düzenlenen organizasyon kuzey yarımkürede en uzun gecenin yaşandığı 21 Aralık tarihine vurgu yapıyordu tabii. Bu sene tüm dünya saatleri ileri alırken oralı olmayan biz, bu sefer de 21 Aralık Pazartesi gününü, katılım gösteren 450 kişiyle beraber el – ayak – pedal birliğiyle 19 Aralık Cumartesi’ne taşıyıverdik işte. Hem zaten kimse 21 Aralık’ta evde oturan bir kişinin, 19 Aralık’ta ormanda koşan ya da bisiklet süren bir kişiden daha uzun bir gece geçirdiğini iddia da edemez. Tıpkı yapmadıklarından dolayı pişmanlıklarla dolu 80’ine dayanan bir adamdın, 40’ına kadar dolu dolu yaşamış bir adamdan daha uzun yaşadığı iddia edilemeyeceği gibi… Geçelim… 450 insan, kim bilir kaç katı kadar ağaç ve ağacın insana, insanın ağaca karıştığı, tek bir orman. Demiş ya şair;
“Sizde bir ağaç yürüse, bende ormanlar koşardı…”

Karanlığın tam ortasında patikalara doğru sürüp koştukça biz, ormanlar da sanki depar attı… Öyle birbirini destekleyici, zararsız, dostça ve doğaldı ki varlıklarımız, o gece sanki Ay bile, Güneş’ten aldığı yapay ışık için kendinden utandı… Yarışa başlangıç bisikletliler için saat 21.45, koşucular için 22.00’de yapıldı. Gecenin bir vakti, Taşdelen Ormanı’nda, koşmayı ve bisiklet sürmeyi o günün en normal olayı olarak gören sporcuların bir aradayken sahip olduğu potansiyel enerjinin, bu dünyada neleri değiştirebileceğini hayal edebiliyor musunuz? Uyuyan tüm uykuları uyandırmaya yeterler. Ölmüş olan ne varsa sanki diriltebilirler… Geceden bahsediyoruz, boru değil. İçinde olsun bir iki devrik cümle, biraz edebiyat… Hem elbette yolu ormana giden bir başlangıç çizgisinin başına, ellerinde ve ceplerinde zararlı hiçbir şeyle, sadece büyük bir çoğunluk ve tek bir yürekle toplanan insanları, sadece bir başlangıç çizgisinin dibine üşüşmüş insanlar olarak görmeyeceğim. Bu yarışı tabii ki, doğa ile insan arasındaki sayın yabancılaşmanın, tüm orman ahalisine ilan ettiği bir ateşkes olarak bileceğim. Yoksa nedendir, bu zamanda insanın düşe kalka, üzerini başını çamurlara bulaya bulaya, en zararsız ve araçsız, sadece kendiyle kendini doğaya kabul ettirmeye çalışması?
“Değil, Vallahi değil; Bir iş var bu işin içinde.”

Az gidildi, uz gidildi, dere tepe öyle düz de değil, yüzlerce kafa lambasının dalgalandırdığı beyaz ışıklarla, bayağı sallantılı gidildi. Saatler geçti, patikalardan yukarıya doğru yükseldikçe Ay biraz kilo aldı, serpildi, sanki o da o gün İstanbul’un kafa lambası, sürekli aydınlığı için bir dakika karanlığıydı… Yarışı henüz bitirmeyen çoğunluk için, saat gece 1’i geçti, gece o saatten sonra “önün, arkan, sağın, solun” çıt oluyordu, bir sürü sümüklü böceğin yaprakları kemirdiği, büyüyen bir dalın boy atışı… Biraz durunca kalp atışlarını duyuyordu insan, çok kıvrılmadan akmak isteyen göğüs kafesindeki ter damlasına yol açıyordu, biraz bıraksa kendini, fotosentez yapacaktı… Zaman geldi, bisikletlerin tekerlekleri çamurlara saplanıp kaldı da yarışa geç başlamış koşucuların araçsız adımları, iki tekerleğin bile, yolda kalmaya yetecek modernlikte olduğunu vurgularcasına, ormanın “gel” sesine duraksamadan devam etti. Ben ise saplanıp kalmaları, ciğerlerime derin nefeslerle havayı depo etmek için fırsat biliyor ve bu dünyada saplanıp kalmak için bir ormandan daha güzel bir yer olup olamayacağına dair kafa yoruyordum.

Sonra;
“Sonra ölüm geliyor aklıma birden ölüm Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.”
Yanımdan sürekli sollayan koşucularla, öldüğüm yerden defalarca diriliyorum; bir vakit, çamurlar üzerinden elimle epey iteklediğim bisikletimin üzerine nihayet binip inişe geçiyorum. Kaç kez yeri boyladım, üç mü? Yüzüm suyum hürmetine, yüzümü toprağa üç kez sürdüm, yetinmedim bir parça da yedim, alınmasın diye kibar tükürdüm. Soğuktan akan sümüklerimi kopardığım yapraklarla temizledim. Hiç denemediğim bir cigara çekti canım, bir iki hoh’luk nefes saldım manzaradan tarafa, nefesim dans ederek geri döndü bana. Geri dönüşümün göbeğindeydik ne de olsa… Rota boyunca serpiştirilen fosforlu işaretlendirmeler o kadar özenliydi ki ben de kaybolmadıysam kimse kaybolmamıştır herhalde. Düzenli aralıklarla karşımıza çıkıp yön bilgisi vererek bizi her daim güvende hissettiren organizasyon ekibi ise ormanın aslan kralları gibiydi. Bir ormandaki gece sporu organizasyonunda, insan güvenden başka ne ister ki? Son kilometreleri kat ederken, benim gibi herkesin sımsıcak bir fincan çayın hayalini kurduğuna emindim. Doğayla tazelediğimiz dostluğu bitiş çizgisinde bizi karşılayarak coşkuyla tebrik eden organizasyon, koca koca demliklerde bizi bekleyen çay tezgahları, ondan da öte dumanı tüten çorba ikramı, tüm minimalist sürecin tamamlayıcı parçalarıydı. Ormanın, gazını yeterince aldığı rekabetin sonuçları, ödül töreni, hayatımda katıldığım ilk yarışta aldığım üçüncülük kupam, kocaman ateş kazanları etrafında bir yandan ısınırken yaptığımız koşu/sürüş sohbetleri, tebrikleşmeler, vedalaşmalar, yeni, güzel tanışıklıklar.

Alandan ayrıldığımda vakit sabaha karşı 3’e geliyordu, ben ise şehrin birine gidiyordum. Zaten o saatten sonra da üçün birin lafı da olmuyordu…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*