UZUN MESAFECİLERİN BELALILARI

Onlara “çoraptan çekiştirenler” deniyor.

Yazı: Şirin Mine Kılıç

On 14th June 2014, over 1000 participants took part in the Caledonian Challenge, sponsored by Baillie Gifford.  The Caledonian Challenge is a 24 hour, 54 mile walk, through arguably the most picturesque part of the British Isles, the Scottish Highlands.  Participants undertake the Challenge for charity Foundation Scotland, with the walk running from Gairlochy north of Fort William down to Tyndrum. Here, a team descends the Devil's Staircase into Glencoe.

Bedenimiz (ve zihnimiz) harika bir makine ve bedensel uzuvlarınız tam veya eksik olsa da yapabileceklerimizin sınırlarını belirlemek elimizde. Bu iddianın doğruluğunu görmek isterseniz youtube’dan Paralimpik Olimpiyatlarını izleyebilirsiniz.

Hiç kimsenin, bir gün evde otururken kendisine şu soruyu sorduğunu sanmıyorum: Benim sınırlarım nedir? Çocukların “aza tamah” öğretisiyle yetiştirildiği bir kültürde yaşıyoruz. “Elimizdekiyle yetinerek” daha ne yapabileceğimizi görmüyor, “statükoya tutunarak” toplumda kabul görüyor, “öteki olma” tehlikesini savuşturuyoruz.

“Herkes gibi olup” mutluluğa yürüyeceğimizi sanırken, bir yandan da (içten içe) “herkes gibi olmayanlara” özeniyoruz. “Ya, aslında ben de yapabilirim” diye düşünüyoruz ama cesaretimiz yok. Yapamadıklarımızın sorumluluğunu üstlenecek basiretimiz ise hiç yok: “Bana imkân verilseydi şu olurdum”, “Hayallerim vardı engellediler”, “Sınavını kazanmıştım ama göndermediler”, “Mahalle baskısına maruz kaldım”, “Param yok ki yapayım”, “Boyum kısaydı, gözüm bozuktu”…

Bir gün Çin Seddi’ni yıkmak, Everest’e çıkmak, Kızıldeniz’i yarmak ve Ay’a gitmek kadar zor olan o kararı alıp, ilk küçük adımı attığımızda ise “onlar” ortaya çıkıyor. Onlara “çoraptan çekiştirenler” deniyor. Siz sürüden ayrılıp yukarı çıkmaya çalıştıkça, paçanızdan tutup yanlarına almak isteyenler onlar. Bir kişi bile eksik olmayı kendilerine yediremiyorlar. Güçlerini güçsüzlükten alıyorlar. Mutsuzluktan besleniyor, değişime ve gelişime direniyor; negatif olmayı marifet, boş konuşup ahkâm kesmeyi sosyalleşme sanıyorlar. Bizi bizden çok düşünmeye bir ömür harcıyorlar. Bu büyük lütuf nedeniyle, bedenimiz ve kararlarımız üzerinde tasarruf hakkını kendilerinde buluyorlar. İşte öyle bir kibirli olma, küstahlık ve haddini bilmezlik hali bu.

2008 Ağustos ayından bu yana koşuyorum. Yurt dışında maraton koşma fırsatlarım da oldu. Sekiz yılda, 5km’den 260km’ye kadar pek çok yarışa katıldım. Koşucular arasında bile “mesafe uzadıkça çoraptan çekiştirenler” olduğunu gördüm. Bu kişiler en çok, yarı maraton ve daha altındaki mesafeleri koşmayı “çok sağlıklı” ve “en doğru” bulanlar arasından çıkıyor. Maraton koşan ve koşmak isteyenlere “bir derece” (yılda bir ya da iki kez koşacaklarsa) tahammül edebiliyorlar. Çünkü fazlası bünyeye zararlı! Çünkü fazlası, doğru bildiklerini çürüten, küçük dünyalarını darmadağın eden gerçek deneyimler!..

Karl Meltzer running and training to break the record on the Appalachin Trail (AT) // Josh Campbell/ Red Bull Content Pool // P-20160629-00385 // Usage for editorial use only // Please go to www.redbullcontentpool.com for further information. //

Karl Meltzer’ın antrenmanı, Josh Campbell

Bu kişilerin, 42km’nin üzerindeki koşuları ise “muhayyileleri” almıyor. İnsanlar “sınırlarına” doğru koştukça onlar direniyor, kafalarındaki sınırların dikenli tellerini biraz daha yükseltiyor. 21.1km üzerinde koşmak onlara göre, sağlıksız, anlamsız, gereksiz… Dünyayı Türkiye’den, Türkiye’yi yaşadığı şehirden, yaşadığı şehri kendi çevresindekilerden ibaret sanan bu arkadaşlar “koşuyor”, peki ya koşmayanlar?

“Koşanlar” arasından bunlar çıkarken “koşmayanlar” arasından neler çıktığını varın siz düşünün. İşte her uzun mesafecinin duyduğu sorulardan ve cümlelerden birkaçı:

“Kalbin büyümüyor mu?”

“Dizlerin mahvolmuyor mu?”

“İşlerin aksamıyor mu?”

“Yorulmuyor musun?”

“Yarışların ve konaklamanın parasını sen mi ödüyorsun?”

“Niye o kadar koşuyorsun, ne derdin var?”

“Deli misin?”

“Her gün mü koşuyorsun?”

“Koşarken mola veriyor musun, yemek yiyor musun?”

“Koşmak erken yaşlandırmıyor mu?”

“Kendine niye bu kadar yükleniyorsun?”

“Sakatlandın mı, ben demiştim sana.”

“Sakatlandın mı, azalt o zaman kilometreleri.”

“Sakatlandın mı, müstahak sana.”

Dünyadaki maraton ve ultra maratonlara her yıl yüz binlerce kişi katılıyor. Önde gelen yarışlara katılabilmek için puan toplamak, yaş grubuna göre belli dereceleri koşmak gerekiyor. Çünkü bu yarışlarca binlerce insan başvuruyor; o yarışları bitirmenin gururunu tatmak, kendi sınırlarına yolculuk etmek istiyor. Bunu kendi kişisel mutluluğu için istiyor, başka bir amacı yok.

Medeni ülkelerde spor bir kültür, koşmak “sıradan” bir eylem. Çok küçük yaşlardan itibaren spora yönlendirilen insanların çoğu büyüdüğünde olimpiyat şampiyonu falan olmuyor ama hoşgörülü, sağlıklı, medeni nesillerin yetişmesine; mutlu, tahammüllü insanların sayısının artmasına katkı sağlıyor. Her bir kilometre, kişisel ve toplumsal mutluluğu arttıran bir “mutluluk hapı” aslında. O dozun kararı da kişiye kalmış. “Aşırı doz” bekçiliği yapanlardan kurtulalım, kurtulamayanları kurtaralım.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*